Özgürlüğün Başkenti

Yeditepeli şehire ilk ayak basışım babamın dediğine göre 1987 yılıymış, anne karnında olan dönemi saymazsak. Tabii o zamanlar benim için çok şey ifade ettiği söylenemez.

İşin garibi eskiden bayram tatillerinde ya da yazın geldiğimizde hep Ankara’yı özler, bir an önce geri dönmek istermişim. Çocukken arkadaşların olmayınca bir yerden ne kadar zevk alabilirdin ki? Ama ne zaman büyüdüm, olgunlaştım işte o zaman değerini anlamaya başladım İstanbul’un.

Üniversiteyi bu şehirde okumak istedim, ama şartlar müsait değildi. Annem yurtta kalmama izin veremeyecek kadar pimpirikli, anneannem ve dedemle kalmak ise istediğim gibi yaşayamamak demekti. Bu yüzden sadece tatillerde hasret gidebildim kızımla- istediğiniz kadar gülebilirsiniz ama ben İstanbul’u mavi gözlü, kavuşamadığım kızıma benzetirdim hep köprüden geçerken.

Her Ankara’dan yola çıkışımızda Bolu’ya kadar uyur, Bolu’dan sonra heyecanlanmaya başlardım. Köprüyü gördüğüm her an, içimi kaplayan duygular hep aynıydı. Sonra Levent’teki eve gelir, bavulları boşaltmaya birazcık yardım eder hemen kendimi bahçeye atardım. İncir ve erik ağaçların arasına kurduğum hamakta yaptığım şekerlemelerle tüm yorgunluğumu atar, bol bol kitap okurdum. Şimdi yazı yazınca o günlere dönesim geldi..

Gelelim 2008 yılına.. Mayıs ayında diplomamı alır almaz, kendime şu soruyu sordum “Ne yapmak istiyorsun?” Verdiğim cevap basit ve netti: İstanbul’a gitmek istiyorum. Üniversitede Reklam bölümünde okumak istemiştim, oturdum araştırmaya başladım bir kurs, seminer bulabilir miyim diye. Karşıma Reklamcılık Vakfı’nın Reklam Yaz Okulu çıktı. Hemen başvurdum. 3 hafta boyunca İstiklal Cadde’si üzerindeki Reklamcılık Vakfı’nın binasına gittim. Hergün İstiklal’de yürümek benim için tarif edilemezdi. Üç haftanın sonunda hem reklamın dünyasını öğrenmiş hem de muhteşem insanlarla tanışmıştım. Kursun bittiği gün, Ankara’ya dönmemek için kendime bir neden bulmam gerektiğini biliyordum.

Bir akşam kuzenim ve eşiyle yemek yerken bana neden Galatasaray Üniversitesi’ne başvurmadığımı sordu. O güne kadar fransızca eğitim verdiğini düşündüğüm için başvurma gereği duymamıştım. Reklam kursundan sonra ikinci nedenim bulunmuştu: Yüksek Lisans! Bir sene Ortaköy’de her gün muhteşem manzarayı seyredip derse girmek kadar güzel birşey başıma gelemezdi sanırım. Aa durun var hocaların lokalinde her akşam Boğaziçi Köprüsü’ne karşı arkadaşlarla biralarımızı yudumlamak. 🙂

Bir yandan yüksek lisansım devam ederken, bir yandan da kursun bana ayarladığı bir reklam ajansında stajıma devam ediyordum. Derslerim akşam olduğu için, gündüzümün boş geçmemesi güzeldi. İlk iş ortamıyla tanışmam ajans gibi renkli bir ortamda olduğu için şanslıydım. Altı ayın sonunda kariyer imkanının olmayacağını anladığım zaman başka bir ajansa geçtim, orada da üç ay kadar çalıştım. Benim o ajanstı seçmemin tek nedeni Tarabya’da müstakil bir evde olmasıydı aslında. Her gün Tarabya’dan Ortaköy’e kadar o güzel manzaranın tadını çıkarabiliyordum. Trafik sıkışık olsa bile benim hoşuma gidiyordu çünkü hızla geçsem manzaranın tadına varamazdım asla.

İşte ben en çok bu şehirde bunun tadına varabilmeyi seviyorum. İstanbul’da doğmuş olsaydım, asla güzelliklerin tadına varamazdım. Ankara gibi bir şehirden sonra İstanbul’un trafiği bile bana o kadar güzel geliyor ki, buradan tüm İstanbullulara sesleniyorum bu şehirde turist gibi yaşayın, kendinizi iş yoğunluğuna kaptırmayın, haftasonu alın elinize fotoğraf makinanızı her zaman geçtiğiniz sokaktan değil bir alt sokaktan geçin, güzelliklerin tadına varın. Ben öyle yapmaya çalışıyor, hergün bu şehirde uyandığım için şükrediyorum. İnan bana bu şehirde yaşadığın için çok şanslısın.

No Comments

Post A Comment