Bayram Güncesi

Öncelikle bayram benim için yeni yerleri keşfetmek demektir. Herkesin kafasındaki klasik bayram günlerini ben hiç yaşamadım. Anne ve baba tarafı akrabalarımızın hepsi İstanbul’da yaşadıklarından bayram benim için bavul toplama, yola çıkma, anneannemin evine varmayı ifade ederdi küçükken. Ama büyümeye başladıkça bu ziyaretlerin yerini çeşitli keşif rotaları aldı.

Babam işi gereği Türkiye’nin birçok yerinde bulunduğu için nereye gidilir, ne yenir, nerede ne manzarası vardır vs.. hepsini bilirdi. Böyle bir rehberimiz olduktan sonra insan gözü kapalı her yola çıkar.

Neyse efendim lafı fazla uzatmayalım, bu bayram rotamızı şöyle belirledi rehberimiz: Assos, Bozcaada,Gökçeada. Assos’ta daha önce bir gece kalmıştım ve kelimenin tek anlamıyla aşık olmuştum. O yüzden tekrar orada bulunmak, hamur içinde dondurmasını yemek, eşsiz manzarasını izlemek zevkli olacaktı. Diğerlerine ise hiç gitmemiştim. Merak ediyordum.

Pazar günü Yenikapıdan feribota bindikten sonra başladı maceramız. Assos’a ancak hava karardıktan sonra varabildik. Otel tam Assos’un merkezinde değildi Kadırga koyundaydı. O yüzden biraz hayalkırıklığı oldu bende. Çünkü Assos’un özelliği doğal limanıydı, gece o manzaraya bakarak hayaller kurmayı planlıyordum oysa ki. Neyse yine de odamdan deniz gözüküyordu.

Ertesi gün plan Kaz Dağlarına tırmanmaktı. Milli park olduğu için klavuz olmadan Dağlara giriş yapmak yasakmış. Bu yüzden aracımıza klavuz da dahil oldu. Dağlarda dünyada sadece orada yer alan bitkiler yetiştiğinden onları korumak adına klavuz sistemi varmış. Ama tüm dağı tırmanış boyunca klavuz “sağa sapıcaz, burdan sola” demekten başka birşey yapmadı. Ben bize bilgi vermesini bekledim. En azından yetişen ağaç türlerini, bitki isimlerini… İlk durduğumuz yerde biraz yürüdükten sonra yerde kırılmış bir bira şişesi görmek hepimizi çok şaşırttı. Klavuzun ilk başta dediğine göre parka kimse yanında klavuz alınmadan alınmıyordu. Peki bu bira şişesini içeri sokan kişi klavuzun yanında mı içmiş birasını? İlkokulda öğretilen en basit şeydi, camın nasıl orman yangınlarına neden olacağı. Hemen topladık cam parçalarını. Bir yere insan geldi mi hemen kirleniyor. Biraz daha duyarlı olsak ne olur sanki?

Zirveye tırmandığımızda bir anda o muhteşem ağaçlar kayboldu ortadan. Tumblr’ıma bununla ilgili bir yazı almıştım sizi bu linke alayım. Gayet yorgun bir şekilde otelimize dönmemizle ilk günümüz sonlanmış oldu. İkinci gün rotamız Bozcaadaya çevrildi. Kabatepeden feribota binmemiz gerekiyordu. Oralara gitmişken şehitlikleri de ziyaret ettik. Birkaç sene önce zaten hepsini gezmiştik yine ailecek ama insan ancak yaşadığı toprağın, özgürlüğünün değerini orada anlayabiliyor. Hala gitmediyseniz, mutlaka görün derim. Şehitlerimiz için dualarımızı ettikten sonra feribotumuza bindik. Bozcaadaya yanaşır yanaşmaz ilk gözünüze çarpan kale oluyor.

Yanlış hatırlamıyorsam kale M.Ö 3000 yılında yapılmış, içeride en çok ilgimi çeken mezartaşları oldu.

Abimden aldığımız tavsiye üzerine sahildeki balıkçılardan birine gittik. Tıpkı Anadolukavağındaki gibi denize sıfır bir şekilde balıklarınızı yiyorsunuz. Hemen bendeki kedi sevgisini farkeden bir kedi geldi yanıma. Gözlerini dikti. Öyle yaptıklarında hiç kıyamıyorum. Önce ekmek veriyim kesin yemez diye düşündüm ama onu bile havada kaptı. Karnımızı doyurduktan sonra arabayla adayı turladık. Benim için en güzel an, sokak aralarına dalıp evleri keşfetmeye başladığım zamandı. Arnavut kaldırımlı sokaklar, arabaların park etmediği, samimi, içten, sıcacık…

Tüm evlerin fotoğraflarını çektikten sonra, meydanda kahveye oturduk, söyledik bir köpüklü kahve. Hemen falı kapattım tabi kaçırmam 🙂 Halam çok güzel şeyler söyledi bakalım. 5’teki feribota binmek zorundaydık çünkü ondan başka feribot yoktu.

Ertesi gün Gökçeada’ya geçtik. Babam tesadüfen birkaç hafta öncede orada bir otelde kalmıştı. Yerimizi de ayırttığımızdan aklımıza hiçbir sorun olacağı gelmedi. Neyse efendim otele gittik, zaten yorgunluktan ölmüşüz, tek istediğimiz bir an önce bir yatağa uzanmak. Ve lobideki görevliden o canyakan cümle geldi “Sizin adınıza bir rezervasyon yok”  Babam bir gün önce arayıp rezervasyon yaptırmasına rağmen. Bir de kadının tavrını görmeliydiniz sanki biz yalan söylüyoruz gibi bakmalar. Otel Imbros. Bende bu tavra sahip bir otele gitmeyin.

Sonra ne yapacağız diye düşünürken hemen alt sokakta başka bir otel tavsiye edildi. Ben kendimi arabada uyuyacağız diye alıştırmaya çalışırken, bir boş oda olduğunu öğrendik. Babam işlemleri hallaederken biz halamla odaya bakmaya çıktık, beğendik hemen iki dakikada pijamalarımızı giydik yayıldık. Babam bizi görünce “Hazır mezarın bayat ölüsü” deyince yarıldık tabi. Yatakhane gibi üçümüz aynı odada kaldık ama eğlenceliydi. Ertesi gün sırayla tüm köyleri gezdik.

Ben en çok Zeytinli köyünü beğendim. Madam Matine’ın ünlü dibek kahvesi ve sakızlı muhallebisi meşhurmuş. Ben ki Kaz Dağlarında, Hasanboğuldu gölüne gitmek için tırmanırken hiç ayağım bile kaymadı. Bir köpeğin havlamasıyla dümdüz yolda dizimin üstüne çat diye düştüm. Ve onca insanın önünde! Ama hiç istifimi bozmadım. Halimi görmeniz lazımdı. Tepeköy hayalet köy gibiydi. Sadece 15 ağustos zamanı ayin için Yunanistan’dan gelenler çok oluyormuş. Hemen girişinde Barba Yorgo’da yemek yedik. Ev yapımı şarap tadalım dedik ama ben sevemedim çok asitliydi. Türkiye’nin en batı ucu hep Bababurnu olarak bilinirdi ama meğersem Gökçeadadaymış. En son oraya da uğrayarak tüm adayı gezmeyi bitirdik.

Kısacası biraz yorucu da olsa güzel bir tatil oldu.

No Comments

Post A Comment